27 Aralık 2014 Cumartesi

Yaşam size verilmiş boş bir filmdir...


"Yaşam size verilmiş boş bir filmdir. Her karesini mükemmel bir biçimde doldurmaya çalışın." Ara Güler 

Birkaç güne kadar bir filmi daha bitirip yepyeni bir film koyacağız hayatımıza. Bakalım hayatın hangi güzel yansımaları olacak kadrajımıza. Ancak dikkat; kadrajımıza yansıyan o güzel AN'ları yakalayabilmek için makinamızın açık olması gerekir. Yüreğinizi, aklınızı ve ruhunuzu açın yeni yıla, bakın bakalım o neler taşıyacak sizin hayatınıza...

Ve unutmayın; yeni yıl her ne kadar takvim yapraklarında girilen bir zaman gibi gözükse de, yeni bir yıl, yeni başlangıçlar, yeni umutlar aslında hep bizim zihnimizde ve yüreğimizde başlar. Biz o başlangıcı kendimizde yapmadıkça, o kararı verip adım atmadıkça, yüreğinizde tertemiz bir sayfa açmadıkca  sayıların dışında pek de değişen bir şey yoktur aslında.

Ve bir takvimi bitirip, yenisine geçmeye çok yaklaştığımız şu günlerde sizler bu değişimi siz kendinizde yapmaya hazır mısınız?

Evet diyenler; yeni yılınızı içtenlikle kutluyor, yepyeni serüvenlerde yolunuz hep açık olsun. Hayır diyenler; sizlerle Marlynn Longston şu güzel sözünü paylaşmak istiyorum; "Hayatınız kötü bir yola girmişse, istediğiniz yöne gitmiyorsa unutmayın; direksiyondaki sizsiniz!"

25 Aralık 2014 Perşembe

Zihniniz acımasız bir efendi mi, yoksa sadık bir köle mi?


Ünlü okçu, bölgenin okçuluk yarışmasını kazandıktan sonra, okçulukda çok iyi olduğu konusunda methini duyduğu Zen ustasına gider. "Bu şehrin en iyisi senmişsin, öyle dediler. Ve iyi bir okçu olmak için manastıra girmişsin. Ben bu bölgenin şampiyonuyum ama ne manastıra girdim, ne de eğitim aldım ve yine de bölgedeki en iyi okçusu olmayı başardım. Merak ediyorum; atış yapmayı öğrenmek için rahip olman gerekli miydi?"
“Hayır” diye cevaplar rahip.

Cevaptan tatmin olmayan genç okçu, okunu yaya yerleştirip uzaktaki bir kiraz ağacının üstündeki kirazı hedef alır ve tek atışta oku ile kirazı daldan aşağıya indirir. Gururla Zen ustasına döner ve gülümseyerek, “kendini yalnızca tekniğe adasaydın zamandan kazanmış olurdun,  mesela şu yaptığımı yapabileceğini hiç zannetmiyorum” der, kiraz ağacını göstererek.

Zen rahip sessizce yayını alır ve yakındaki bir dağa doğru yavaş yavaş yürür. Yolda çürümüş ipleri olan eski bir köprüyle geçilebilen bir uçurum vardır. Zen ustası bu eski köprünün ortasına gider, yayını alır ve okunu yerleştirerek uçurumun uzak bölümündeki ağaca nişanlar ve hedefi vurur.

Okçunun yanına geri döner ve “şimdi sıra senin” der.

Ünlü okçu köprünün yanına geldiğinde çürümüş iplerin kopmasından ve uçurumdan aşağıya düşmekten korkar. Uçurumdan aşağı dehşet içerisinde bakar ve o tedirginlikle  yayını gerer, okunu atar. Ancak oku değil hedefi vurmayı, hedeften çok uzağına düşer.

"Şimdi sorunu tekrar yanıtlıyorum" der Zen ustası okçuya. "Hayır, manastıra girmem gerekli değildi ama zihne hükmedebilme disiplini çok değerliydi.  Sen elindeki ok ile çalışarak büyük bir yetenek sergileyebilirsin, ancak oku kullanan zihnine hükmedemezsen çok da fazla ileri gidemezsin..."

İnsanın geliştirebileceği en büyük beceri ve başarı kendini tanıyarak zihnine hükmedebilmesidir. "Nasıl yani! Ben zaten zihnime hükmediyorum" diyorsanız, haydi gelin bir hatırlayın; Kaç kez bir sınav veya bir konuşma öncesinde heyecandan veya korkularınızdan düşünemez, konuşamaz hale geldiniz? Ya da gün içinde yaşadığınız bir sorun ile günlerce kafanızda mücadele edip durdunuz, ne tatilinizin, ne sevdiklerinizle birlikte olmanın keyfini çıkarabildiniz? Ya peki zihninizin ısrarla size taşıdığı güvensizliklerden kaç kere geçebileceğiniz köprülerden aynen geri döndünüz?

Zihin, dünyamızı şekillendiren, rakamlarla bile ifade edilemeyecek kadar sayısızca düşünce ve fikir üretir an ve an, ancak biz bunların bir kısmının farkındayızdır. Ve zihin, zamanı geldiğinde bu ürettikleri ile oynunu oynamaya başlar, atacağımız adımda kendini gösterebilmek için tüm hünerlerini ortaya koyar. Bu hünerler içinde beceri, doğru düşünme olduğu kadar güvensizlik, korkular, heyecanlar da vardır!

Bakın Madam Blavatsky adıyla da tanınan Teosofi Derneği'nin kurucusu Helena Petrovna Blavatsky, zihni nasıl tarif ediyor; “Zihin acımasız bir efendi, fakat sadık bir köledir.”

21 Aralık 2014 Pazar

Bilgi ve beceri karşısında diz çöken kaplan!


Hindistan'da Racalar yılın belli zamanlarında kaplan avına çıkarlar. Bu av, kaplanı öldürmek için değil, onu gücün ve söz sahibi olmanın simgesi olarak prenslere hediye etmek içindir. Oldukça zor bir iştir koskoca bir kaplanı ona zarar vermeden yakalayabilmek ama Racalar bunu büyük ustalıkla başarırlar.

Önce kaplanı belli bir yere çekmek için yem atarlar. Kaplan yemin olduğu yere geldiğinde  sakince yemi yemesini beklerler ve ardından sessizce, onu rahatsız etmeden ellerinde geniş bir beyaz çarşafla, çarşafın arkasında saklanıp, kaplanın etrafını çember şeklinde sararlar. Kaplan tam ortada kalır. Biraz sonra ellerindeki beyaz çarşaf ile yavaş yavaş kaplanın etrafındaki çemberi daraltmaya başlayıp, adım adım kaplana yaklaşırlar. Kaplan aslında  bir pençe darbesi ile karşısında bu anlam veremediği beyaz çemberi rahatlıkla altedebilecekken, sadece şaşkınlıkla etrafını seyreder. Çember iyice daraldığında önce beyaz çarşaf, ardından bir ağ kaplanın üzerine atılır ve kaplan tüm şaşkınlığı ile ne yapacağını bilemeden bu çarşaf ve ağ altında kalır, Racalara teslim olur. Ne kaplana bir zarar gelmiştir, ne de Racalara...

Doğadaki en vahşi ve en güçlü hayvanlardan biri olan kaplanın bu derece kolay ve tepkisiz teslim oluşu sizlere çok garip gelmiş olabilir. Kaplan aslında,  daha önce tanımadığı bir şeyin, beyaz bir çarşafın karşısındaki şaşkınlığının kurbanı olmuştur. Öyle bir şaşkınlık ki zihnini paralize etmiş ve hiç düşünemeden öylece kalakamış ve sonunda da kendini çarşaf ve ağın altında bulmuştur. Racalar ise, ulaşmak istedikleri şeyi, kaplanı, doğayı çok iyi tanımanın ve kendilerine duydukları özgüvenin avantajını kullanıp, rahatlıkla başarıya ulaşmışlardır.

Tıpkı hayatta karşılaştığı sorunlar karşında gerekli araştırmayı, analizi yapan, bilgi, beceri ve özgüveni ile hareket edebilenlerin her zaman başarıya ulaşıp, sadece elindekilerle yetinip, kendisini geliştirmeyen, hayatın akışının yeniliklerine açık olmayan, olaylara sadece kendi tarafından bakanların sürekli sorunlarla boğuşması ve bir sonuca ulaşamaması gibi. Her ne kadar çağımız insanı için başarı, ulaşılamaz tepenin en yüksek yerindeymiş gibi gözükse de aslında başarı başka bir yerde, başka birinde veya zamanda değildir!

Başarı aslında hep bizimledir ve sadece bizim onu fark etmenizi bekler.

Ve başarının en değerli anahtarı da hayata farklı ve geniş bakabilmekte gizlidir. 

2 Aralık 2014 Salı

Tüm sanatları biliriz ya peki yaşama sanatını?


"Birçok insan matematiğin yasalarını bilir ve güzel sanatların birçoğunda beceri sahibidir. Fakat çoğu insan yaşamı yöneten yasalarla, yaşama sanatı denilen o güç sanat hakkında az şey bilir. Bir insan uçak yapabilir ve onunla bütün dünyayı baştan başa dolaşabilir.

Fakat nasıl mutlu, başarılı ve memnun olunacağını öğrenirken, o basit sanatın, yaşama sanatının tamamıyla cahilidir. Sanatları öğrenirken listenin en başına yaşama sanatını koymayı sakın unutmayın!” diye sesleniyor Fransız yazar, filozof ve müzik teorisyeni Jean Jacques Rousseau...

Yaşama sanatı, sanatların belki de en zor icraa edileni ama bir de hakkı verilip yaşandığında en keyifli, en anlamlı, en güzel olanı da değil mi? Hayatımızdaki onca çeşitlilik, onca renklilik, varlık, onca imkan, titre rağmen aslında varolan herşey bu sanatın icraasına bağlı.

Yoksa çok iyi bir doktor, mühendis, yazar, ressam olmuşuz ama kendi yaşamımızı ince ince işleyemedikten sonra, anlam katamadıkdan sonra, yüreğimizde huzur ve mutluluğu hissetmedikten ve hissetirmedikten sonra bunca zenginliğin ne anlamı var! Var mı sizce?

14 Ağustos 2014 Perşembe

Sahip olduklarımız değil, sahip olmadıklarımızdır bazen bizi birbirimize yakın kılan!


Bir gün, bir bilge, kendi türleriyle uçmayı reddeden iki ayrı cins kuşa rastlar yol kenarında.
Hayli merak eder bu iki farklı yaratığın nasıl olup da kendi aileleriyle, ait oldukları yerlerde yaşamak istemediklerini,  nasıl olup da bir ‘yabancı’yı kendi kardeşlerine yeğlediklerini. Biri karga, biri leylek…

O kadar farklıdır ki kuşlar; ihtimal veremez birbirlerini sevdiklerine, türdeşleriyle değil de birbirleriyle uçmayı yeğlediklerine.

Öyle ya, karga dediğin kargalarla uçmalıdır, leylek dediğinse leyleklerle.

Yaklaşır ve merakla inceler kuşları. Ta ki her ikisinin de topal olduğunu keşfedinceye kadar. 

O zaman anlar ki, birlikte kaçar, birlikte uçar, birlikte yaşarlar beklenenlerin yanında tutunamayanlar…

O zaman anlar ki, sahip oldukları değil, sahip olmadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan… 

Eksikliklerimizin birbirimizden kopmamıza sebep olduğu ya da öyle olması gerekirmiş gibi garip bir anlayışın kol gezdiği şu çağda, Mesnevi'de geçen bu hikaye aslında hepimizden bir şey barındırmıyor mu içinde? Siz de özlem duymadınız mı o kuşların koşulsuz sevgilerine hikayeyi dinlerken? O kuşlardan biri siz olmak istemediniz mi, etrafınızda onca koşullar ve kurallarla yaşayan insanları düşündüğünüzde?

Bakın etrafınıza; dost dediğiniz, gönül koyduklarınıza, ırak da olsalar asla unutamadıklarınıza; nice benzer acılar, neşeler, hüzünler, sevgiler getirmedi mi sizi zaten bir araya? Ortak yoksunluklar bir olup, kaldırmadı mı bu yoksunlukları hayatlarınızdan? Öyleyse karga ile leylek neden yaşamasın bir arada? Siz ne dersiniz; kimdir gerçek dost, nedir sevgi dolu gönülleri birbirine bağlayan?

Bülbül ile Gül’ün Aşkı...


Herhalde dünya tarihinde 14 Şubat  gününden daha fazla AŞK sözcüklerinin dillerden döküldüğü gün olmuyordur değil mi? Tabii sevginin dilden değil gönülden döküleni aslolan ama birşeyi ne kadar çok söylersen sen o olursun sözünü de unutmamak lazım. Sevgi, aşk deyince ilk akla gelen iki kişi arasındaki duygusal bağ olsa da insanı, hayatı anlatan nice hikayelerde aşk başka betimlemelerle de anlatılmıştır. Ve Aşk, tıpkı bu hikayelerdeki betimelerdeki gibi sadece insanlar arasında yaşanan bir duygu alışverişi değil, varolan herşeyin özünde ve herşeyden herşeye akan, yaradılışın özünü ve gterçekliğini kuran bir evrensel bir duygu...Tıpkı hikayelerde bol bol duyduğumuz ünlü “”Gül ile Bülbül’ün” aşkı gibi. 

Bir zamanlar bülbüller şarkılarını yalnız ağaçlar için söylerlermiş. Yeryüzünün süsü olan çiçeklere şarkı söylemek akıllarına hiç gelmezmiş. Çiçeklerse bu duruma çok üzülürlermiş: Ah... Ah. Şu güzel sesli, hoş nefesli bülbüller, bir güncük de olsa bizim için şarkı söyleseler ne olur sanki! diye yakınır dururlarmış. Bülbül bir gün bir çiçek bahçesinden geçerken, çiçekler şarkı söylemesi için bülbüle yalvarmışlar. "Sesini çok seviyoruz!" lütfen bizlere de şarkı söyle. Binlerce çiçeğe binlerce defa kim şarkı söyleyebilir ki... Bülbül; - “Yarın sabah, erkenden gelirim. İçinizden en çok hanginizi beğenirsem onun için en güzel şarkılarımı söylerim...” demiş ve uçup gitmiş.

Bülbül gidince kıskançlık bu ya, herkes kendinin daha güzel olduğunu iddia etmeye başlamış. Sümbül:-“ İçinizde en güzel benim, bülbül güzel şarkılarını benim için söyleyecek!” derken Menekşe bu sözlere çok içerlemiş. - “Şaka mı yapıyorsun sen? Benden daha güzel olduğunu nasıl söyleyebilirsin! Şu güzelliğime bir bak, şu asaletime, renklerime! Bülbül tabii ki şarkısını benim için söyleyecektir...” demiş. Ardından, papatya, kırmızı lale, mavi küçük mine, zambak, çiğdem derken çiçeklerin hepsi başlamış tartışmaya, Gece geç vakte kadar sürmüş bu tartışma. Gül ise bir köşede durup hiç karışmamış bu sözlere. Ağız kavgası yapmamış, diğerleriyle. Yatma vakti geldiğinde arkadaşlarına:"iyi geceler!" deyip uyumuş bir güzelce. Sabah kalkmış, bakmış arkadaşları horul horul uyuyor. 

Onları rahatsız etmemiş ve bülbülü beklemeye başlamış. Bülbül gelmeden bütün çiçekler uyanmış, ama hepsinin gözünden uyku akıyormuş. Hepsi yorgunmuş, birbirilerini kıskanmaktan yüzleri, renkleri solmuş, güzel kokuları adeta kokmaz olmuş. Gül ise sessizce ve sabırla beklediği için bütün güzelliği, aynı tazeliği ve büyüleyen kokusu ile göz kamaştırıyormuş.Bülbül gelmiş, çiçekleri selamlamış, aralarında tek tek dolaşmış. Her çiçekte bir kusur bulmuş, ama güle geldiğinde onun asaleti, güzelliği karşında hayran kalmış, adeta mest olmuş. Bütün çiçekler bülbüle, bülbül ise yalnızca güle aşık olmuş. Ve en güzel şarkısını onun için söylemeye başlamış.

İşte o günden bugüne, bülbül gülü her sabah gün doğmadan en güzel şarkıları ile uyandırırmış ve aralarında hiç bitmek bilmeyen sonsuz bir aşk her sabah yeniden yeniden ve yeniden doğar her gün daha da büyürmüş.

Nasıl, günümüz hırçın, çalkantılı, içi bol hediyeli, aldatmaca dolu aşk hikayelerine hiç benzemiyor değil mi? Belki de bu nedenle “ilahi bir aşk” deniyor bülbül ile gülün aşkına, ilham oluyor bütün güzel anlamlı, derin, insana yol gösteren mısralara, değil mi?

7 Ağustos 2014 Perşembe

Sadece Zaman, AŞK'ın ne kadar değerli olduğunu anlayabilir


Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:

Mutluluk, AŞK, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri hep birlikte bu adada yaşarlarmış. Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar. 

AŞK, adada en sona kalan duygu olmuş çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş, kopamamış Aşık olduğu adadan. Ada’nın batmasına çok az kalmışken, AŞK da yardım istemeye karar vermiş. O sırada Zenginlik, kendi büyük sandalı ile geçmekteymiş. 

AŞK zenginliğe seslenmiş, "Ada batmak üzere bana sandal kalmadı, beni de yanına alır mısın?". Zenginlik yanıtlamış "Hayır, alamam. Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok."

AŞK, bu sırada geçen çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş; "Kibir, lütfen bana yardım edermisin, beni de alır mısın yanına!". "Sana yardım edemem, AŞK. 

Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş Kibir. Üzüntü yakınlardaymış ve AŞK bu sefer ondan yardım istemiş: "Ada batmak üzere, seninle gelebilir miyim?" 

Üzüntü; "Offf ya AŞK, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var, seni alamayacağım." diye yanıtlamış. Mutluluk da AŞK'ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki AŞK'ın çağrısını duymamış bile. 

Adanın batmasına çok az bir zaman kala AŞK, birden bir ses duymuş. "Benimle gelebilirsin AŞK!" Bu, AŞK'ın tanımadığı daha yaşlıca birisiymiş. Onca red cevabından sonra AŞK o kadar mutlu olmuşki, o kadar heyacanlanmış ki onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi bile akıl edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında AŞK'a yardım eden, onu orada indirip “benim yolum çoooook uzun” deyip vedalaşıp, yoluna devam etmiş. 

Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden AŞK,  aynı adada gördüğü Bilgi'ye sormuş: "Bana yardım eden kimdi, tanıyor musun?" "O, Zaman'dı" diye cevap vermiş Bilgi. "Zaman mı? Peki herkes benim yardım talebimi red ederken, kendi derdinde iken zaman bana neden yardım etti acaba?" 

Bilgi gülümseyerek yanıt vermiş; "Çünkü sadece Zaman AŞK'ın ne kadar değerli olduğunu anlayabilir"

25 Temmuz 2014 Cuma

Mutluluk zincirinin ilk halkası "SİZ" olabilirsiniz...


Sabah okula giden küçük kız, hüzünlü bir yabancıya gülümser.

Bu gülümseme adamın kendisini daha iyi hissetmesine neden olur. Adam bu hal içinde yakın bir geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırlar. Hemen bir not yazar ve yollar.

Arkadaşı, bu mektup eline geçtiğinde o kadar mutlu olur ki, mektubu okuduğu lokantadaki garson kıza çok yüklü bir bahşiş bırakır.

Garson kız, hayatında ilk defa bu kadar yüklü bir bahşiş alıyordur. Akşam eve giderken, köşede aç olduğu belli olan fakir adamı görünce aldığı bahşişin bir kısmıyla ona yiyecek alır.

3 gündür boğazından bir şey geçmemiş olan Fakir adam, öyle minnettar olur ki, karnını doyurduktan sonra, neşeyle bir apartmanın bodrumundaki tek kişilik odasının yolunu tutar.

Yolda bir saçak altında titreyen köpek yavrusunu görür, içi elvermez, sevgiyle kucağına alıp, yavruyu ısıtır ve yanına alır.

Küçük köpek, gecenin soğuğundan kurtulduğu ve başını okşayan sevgi dolu  bir el olduğu için çok mutlu olur.

Gece yarısından sonra tüm apartmanı birden duman sarar. Bir şeylerin ters gittiğini hisseden köpekçik çılgınlar gibi havlamaya başlar. Önce fakir adam uyanır. Sonra bütün apartmandaki insanlar. Ve apartmanda oturan herkes yangın ve duman her yeri sarmadan hızlıca apartmandan uzaklaşırlar ve böylece herkes kurtulur.

Ve bütün bu yüreklere konan büyü, güzellikler zinciri, maliyeti sıfır olan, sevgi dolu içten bir TEBESSÜMLE başlar!

Ya sevgi dolu yüreğinizden bir tebessümle mutluluğu, anlayışı, hoşgörüyü  ya da kızgınlık ve öfkenizden kocaman bir ateş çemberini yayıp, büyük bir yangını da başlatabilirsiniz, karar sizin! Ama unutmayın hepimiz kapalı bir kutu içinde aynı yolun yolcusuyuz, neyi ekeceksek hep beraber onu biçeceğiz.

Nasıl bir hayat, nasıl bir dünya istiyorsak onun tohumlarını önce kendi bahçemize ekmemiz gerekir. Sevgi ve saygı dolu mutlu bir dünya istiyorsak sevgi ve anlayışla kucak açmayı ve gülümsemeyi, eğer cehenneme dönmüş, mutsuz hayatlar istiyorsak da içimizdeki tüm kızgınlık ve öfkeleri yayarak, sınırlar koyarak yaşamayı, ilk kendimizde başlayıp yaratabiliriz. 

Siz hiç gül tohumundan elma ağacı çıktığını gördünüz mü? Bahçemizi misler gibi kokan, göreni mest ve aşık eden, herkese kucak açan gül bahçesi yapmak istiyorsak işte buyurun ekmemiz gereken tohum şudur;  biraz sevgi, biraz saygı, biraz anlayış, biraz bilgi. Ve son ama en önemli şey; bu tohumları biz ekmeliyiz kendi bahçemize kendi beceri ve bilgimizle ve bizzat kendi ellerimizle, başkası değil. Çünkü unutmayın; burası başkasının bizim için yaptığı gül bahçesi değil, burası bizim kendi bahçemiz...

22 Temmuz 2014 Salı

100. damla olmak...


Hiç düşündünüz mü? Aynı ev, aynı mahalle, aynı çevre, aynı toplum içinde ne çok etkiliyoruz aslında birbirimizive hatta fark etmeden ne büyük rezonanslar yaratıyor,  küçük çevremizdeki etkileşimi çok daha büyük alanlara yayıyoruz.

Bilim insanları bu etkileşimi merak etmiş, pek çok araştırmanın dikkat noktası olmuş ve sonuçta üzerinde düşünülmesi gereken çok önemli sonuçlar elde edilmiş. İşte bu araştırmalardan bir tanesi "The Hundredth Monkey" yani "Yüzüncü Maymun" isimli kitapta Macaca Fuscata denilen bir maymun türü üzerinde yapılmış 30 yıllık bilimsel bir araştırma projesinde geçer; 

1952'de Koshima Adası'nda bilim insanları maymunların beslenmesi için kumların içine tatlı patates bırakırlar.  Adanın maymunları her ne kadar kumlu olmasından keyif almasalarda tatlı patatesi sevdikleri için kumlu da olsa tatlı patatesleri afiyetle yerler.

Bir gün, on sekiz aylık İmo isimli dişi maymun bu kum sorununa bir çözüm bulur, İmo, tatlı patatesleri en yakın su birikintisinde yıkayarak yemeyi akıl eder. Bu buluşunu annesine de öğretir, İmo'nun arkadaşları da patateslerini yıkayarak yemeyi öğrenir ve kendi annelerine de öğretirler. Bu yeni davranış biçimi bilim insanlarının gözleri önünde, yavaş yavaş maymunlar arasında yayılır.

Ama önce çocuklarını taklit ederek onlardan yeni bir şey öğrenen yetişkin maymunlar bu davranış biçimini öğrenir. Yeniliklere açık olmayan, çocuklar ve gençlerden de öğrenilebileceğini düşünmeyen, kendi bildiklerini tekrar eden yetişkin maymunlar ise kumlu patates yemeye devam ederler. 1958'in sonbaharında çok şaşırtıcı bir şey olur. Bir sabah, gün doğarken yüzüncü maymun da patateslerini yıkayanlar arasına katılır. İşte o an her şey değişir. Aynı günün akşamı, adadaki hemen hemen tüm maymunlar, patateslerini yemeden önce yıkamaya başlarlar. "Yüzüncü maymunun ilave enerjisi her nedense adada devrim yaratıyor" diye yorum yaparken bilim insanları daha da şaşırtıcı, sürpriz bir gelişme ile adeta şoke olurlar; bu adayla doğrudan bir ilişkileri olmayan diğer adalardaki maymun kolonileri de artık  patateslerini yıkayıp, yemeye başlarlar!

Bilim insanları her ne kadar adalar boyunca uzanan bir tür morfogenetik yapı ya da alanın varlığı nedeniyle maymunların aralarında iletişim kurduklarını ileri sürselerde sonraki yıllar insanlar üzerinde benzer çalışmalar yapılır ve bezer sonuçlar ve son yıllarda tartışılan Kuatum Teorisinin ana temeline ulaşılır. Kuantum Teorisine göre; bütünü oluşturan parçacıklar, birbirileri ve bütünün üstünde etkilidir. Yani maymunlar üzerine yapılan bilimsel çalışmadan yola çıkarak; yeni bir düşünce ve davranış tarzı, toplumları oluşturan fertlerin belirli bir oranı tarafından benimsendiği an, bu yenilik, mesafenin önemi olmaksızın zihinden zihne aktarılabiliyor yani bütüne, tüm insanlığa etki edebiliyor.

Şimdi bu bilimsel çalışma ile gelin bir kez daha düşünelim; Huzur istiyoruz, sevgi istiyoruz, saygı istiyoruz, daha medeni, daha bilgili, daha insancıl olmak ve böyle bir toplumda, dünyada yaşamak istiyoruz. Öyleyse, hani şu eskilerin dediği gibi "damlaya damlaya göl olur" misali, gerek kendi hayatımızda ve gerekse çevremizde özlem duyduğumuz bu değişimi yaratabilmek için 100. damla olmaya ne dersiniz?

8 Temmuz 2014 Salı

Her şey ‘bir kırık cam’la başlıyor...


Ama aklınıza gelebilecek her şey. Düzen, karmaşa... Nasıl mı?

Gelin önce Amerika Birleşik Devletleri'nin en karmaşık şehirlerindne biri olan New York'a gidelim. Bu karmaşık, suç oranının yüksek ve yaşanması zor şehir, New York’un efsanevi Belediye Başkanı Rudolph Giuliani ile adeta değişime uğruyor, suç oranı düşüyor, daha kaliteli bir yaşama kavuşuyor. Rudolph Giuliani'ye merakla bu zor başarının sırrı soruluyor. Kendisi; "herşey kırık bir camla başladı" diyor ve Philip Zimbardo'nun kırık cam teorisini anlatmaya başlıyor.

Zimbardo, suç ve suç eğilimleri üzerine çalışan Stanford’lu bir psikolog. Sıradan insanların bazı çevre koşulların değişmesiyle nasıl canavara dönüşebildiklerini araştırmış ve içinde bulunan ortamların insanları nasıl suça teşvik edebileceğini herkesin anlayabileceği şekilde gözler önüne sermiş. Yaptığı araştırmalarından biri ise ‘kırık cam teorisi’ olarak geçiyor.

Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer otomobil bırakır. Araçların plakası yoktur ve kaputları aralıktır. Bölgeleri gizli kamerayla izler. Bronx'ta, yani suç oranının yüksek olduğu bölgedeki otomobil üç gün içinde tamamen yağmalanır. Diğeri, yani daha yüksek yaşam standardına sahip bölgedeki otomobile bir hafta boyunca kimse dokunmaz. Ardından Zimbardo iki öğrencisi ile birlikte bu bölgeye gidip sağlam kalan otomobilin çekiçle kelebek camını kırarlar. Daha ilk darbe indirilir indirilmez çevredeki insanlarda birer birer olaya dahil olmaya başlarlar.

Değil günler, sadece birkaç saat içinde bu otomobil de kullanılmaz hale gelir. İşte, "Kırık cam teorisi" olarak isimlendirilen Zimbardo'nun  bu çalışması New York'un efsane Belediye Başkanı Giuliani'ya ilham olur; “Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından sadece biri kırık olsa bile, o camı hemen tamir ettirmezseniz, yoldan geçen herkes bir taş atıp binanın tüm camlarını kırmaya başlar. Ben, ‘ilk’ cam kırıldığında hemen tamir ettirdim. Bir elektrik direğinin dibine ya da binanın önüne biri, çöp bıraksın mesela. O çöpü hemen kaldırmazsanız herkes çöpünü oraya bırakır ve kıza zamanda çöplük haline dönüşür bu bölge. İlk çöp torbasını hemen kaldırttım...” şeklinde açıklama yapar Giuliani.

Bunu fark eden  New York polisi de, önce küçük suçların peşine düşmüş. Metroya bilet almadan binenleri, apartman girişlerini tuvalet olarak kullananları, kamu malına zarar verenleri, hatta içki şişelerini yola atanları bile yakalayıp haklarında işlem yapmış. Ve zaman içinde New York çok daha kaliteli, yaşanır bir yere dönüşmüş.

Bu çalışmanın aslında hepimizin hayatlarında bir örneği yok mu? O "masum ilk"ler, ilk söylenen yalanlar, ilk aldatmalar, ilk vurdumduymazlıklar...  sonra pişmanlıklarımız olmadılar mı? Bir kartopu misali zamanla yığıla yığıla çığa dönüşüp, bizi de içine alıp, belirsizliğe sürüklemediler mi? Öyleyse...?
Bir şekilde kırılsa dahi, kırılanı hemen onarmayı sakın ihmal etmeyin. Unutmayın; herşey o "ilk cam kırığı" ile başlıyor. Ama aklına gelebilecek herşey!

21 Haziran 2014 Cumartesi

Robocop, ABD’nin sanayi devrinden kalmadır


Robocop serisinin dördüncü filmi, yirmi yıl aradan sonra, 2 Şubat 2014’te sinemalarda. Fragmanı buradan izleyebilirsiniz. Serinin birincisi, 1987 yılında vizyona girmişti. Sonra üçer yıl arayla iki ve üçüncü filmler çekildi. 

Robocop’un yaratıcısı Edward Neumeier, CNN’e bir mülakat vermiş. Haziran 2013’te yapılan bu mülakatın yeni filmle ilgisi yok. II. Dünya Savaşı’ndan sonra, ABD’nin en önemli sanayi merkezi haline gelen Detroit’in çöküşünü konuşmuşlar. O zaman, çocuktum, fark edememişim; ama serinin ilk filminde Robocop, Detroit otomobil endüstrisinin çöküşüyle ortaya çıkan suç çeteleriyle mücadele ediyormuş. Hatta senaryonun ilk cümlesi şuymuş: “Gelecek Detroit’i geride bıraktı”.

Filmi daha gelmedi ama fragmanı izledim. Robocop’un görünüşünde pek bir farklılık yok. Kafası hala yuvarlak, karın kısmında baklava dilimleri hala duruyor, silahını bacağının yan tarafında taşıyor ve sesinden makine olduğu anlaşılıyor. Yeni filmde de, patlamada hayatını kaybeden bir polis, Robocop olup, “Amerikan adaletinin geleceği” olmaya devam ediyor. Yani ilk olarak 1987 yılında yaratılan insan-makine, hala bir bilim kurgu olma özelliğini koruyor. Gerçekleşecek hali yok tabi ama daha başka bir şeye dönüşemez miydi?

Neumeier, CNN’e, Robocop fikrinin temelinde araba endüstrisinin olduğunu söylemiş. Robocop’un fiziki tasarımında; iki kapılı, motor gücü çok yüksek ve “muscle car” diye tabir edilen araba modellerinden önemli ölçüde esinlenilmiş. Böyle bakınca, Robocop’un hala aynı Robocop olmasının nedeni, belki de ABD sanayisinin 1980’li yıllardan bu yana gerilemesidir diye düşünüyor insan. ABD sanayisizleşmeseydi çok daha fantastik bilim kurgu karakterlerimiz olabilirdi. Kim bilir?

Robocop yerinde saysa da robot endüstrisinde bir şeyler değişiyor. MIT Teknoloji Dergisi, geçenlerde 2013 yılının en önemli 10 teknolojisini açıkladı. Bunlardan biri Baxter robotlar. Nasıl çalıştıkları bu videoda gösteriliyor. Baxter, Robocop gibi kamu hizmeti yapmıyor. Kendisi mavi yakalı ve fabrikalarda çalışmak için üretilmiş. Etrafında olan biteni algılayabiliyor. Üzerine doğru gelen bir şeyin olduğunu fark edip, kenara çekilebiliyor. Modüler yapısı sayesinde farklı işler yapabiliyor. Baxter çalıştırmanın maliyeti, bizleri istihdam etmekten çok daha ucuz. Hata yapma yüzdesi ise bizlerden düşük.

Baxter yaygınlaşırsa, ABD’de sanayi faaliyeti gerçekleştirmenin maliyeti önemli ölçüde düşecekmiş. Yani Baxter’lar ABD’deki sanayisizleşme sürecini tersine çevirmede işe yarayabilirmiş.

Baxter’lar sayesinde ABD yeniden bir sanayi ülkesi olursa, belki de Robocop V eskilerin tekrarı olmaz. Hayal etmek güç tabii, ne olacağı belli olmaz.

18 Haziran 2014 Çarşamba

Keşkelerle geçen bir hayat mı, yoksa...?


İngiltere'de eski bir manastırda bir rahibin mezarının üstünde bulunan şu yazı aslında hepimizin hikayesini anlatmıyor mu?

"Ben gençliğimde, ülkemi baştanbaşa düzeltmek, değiştirmek istedim.  Fakat biraz büyüyünce bunun o kadar kolay olmadığını gördüm ve kendi kendime dedim ki: "Ben şimdi yaşadığım kasabayı değiştirmeye çalışayım, eğer bunu yapabilirsem belki ülkemi de değiştiririm". Ancak yine başarılı olamadım ve bu arada biraz daha yaşlandım. Ama çevremdeki kötülükleri düzeltmek için bir şeyler yapmak gerektiğine inandığımdan vazgeçmedim. Bu defa kendi ailemi düzeltmeye çalıştım. Gel gelelim onu da başaramadım. Artık iyice yaşlanmıştım. İşte o zaman anladım ki; ben başlangıçta işe kendimi düzeltmeye çalışmakla başlamış olsaydım, belki o zaman sadece ülkem değil, dünya düzelecekti!..."

Keşkelerle geçen bir hayat mı, yoksa kendini keşfederek, insan olmanın gerçek değerinde, sevgiyle, paylaşarak yaşanan keyifli bir serüven mi? Belki de yolun başında hepimizin fark etmesi ve karar vermesi gereken asıl şey bu. Çünkü unutmamamız gerekir ki "HERŞEY ÖNCE BİZLE, BİZDE" başlar!

Tıpkı Zülfü Livaneli'nin Ada bestesinde söylediği gibi;

"Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey..."
Hiç birşey için geç değil; bugün değiş, dünya da bugün değişsin...

17 Haziran 2014 Salı

Bazen sağır olmak gerekir hayatta!


Kurbağalar bir gün yarışma düzenlemiş. Hedef; çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmış ve yarış başlamış. Gerçekte seyirciler arasında hiç biri yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş ve yarışmaya şöyle tezehürat yapıyorlarmış; ''Kule o kadar yüksek ki, hiç bir zaman başaramayacaklar!'' 

Yarışan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar, içlerinden bir tanesi hariç. O, inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya devam etmiş. Kurbağalar yarışmayı bıraktıkça seyircilerin tezehüratı da daha artmış; "Boşuna çabalıyorsunuz, tepeye çıkamayacaksınız!" Sonunda, inatla ve azimle tırmanmaya devam eden kurbağa hariç, yarışan diğer kurbağalar ümitlerini yitirip, yarışmayı bırakmışlar. Azimle tırmanmaya devam eden kurbağa ise büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri ise hayret içerisinde onu seyretmişler.

Kazanan kurbağa yanlarına geldiğinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş; "Biz o kadar denedik başaramadık, sen nasıl başardın?'' Kendisinden bir yanıt alamayınca farkına varmışlar ki; kuleye çıkan kurbağa sağırmış!

Bazen hayallerimiz, amaçlarımız, hedeflerimiz başkaları için ulaşılamaz gözükebilir ve hatta bizi bu konuda ikna dahi etmeye çalışabilirler. Eğer gönlünüz size devam diyor, içinizdeki ateş ve heyecan bitmek bilmiyorsa sakın hayallerinizi bir kenar bırakmayın, tırmanmaya devam edin. Ve o durumda hayallerinizi gerçekleştiremeyeceğinizi söyleyen, size inanmayan kişileri duymayın. Çünkü hayatta güzellikleri yaşayabilmek, hayalleri gerçekleştirebilmek için bazen sağır olmak gerekir!

16 Haziran 2014 Pazartesi

Sadece riski göze alabilen kişi hürdür!


Gülmek; "Saf" denme riskini göze almaktır.

Ağlamak ise; "Duygusal" görünme riskini.

Birine yakınlaşmak; "Kendini kaptırma" riskini,

Duygularını açmak; "Kendini ortaya koyma" riskini,

Hayalleri ve düşünceleri sergilemek ise;

"Onları başkasına kaptırma" riskini göze almaktır.

Sevmek; "Karşılık görememe" riskini...

Yaşamak ise; "Ölme" riskini göze almaktır.

Umutlanmak; "Hayal kırıklığına uğrama" riskini

Çabalamak ise; "Başarısız olma" riskini göze almaktır...

Ama riskler yaşanmalıdır.

Çünkü hayatımızın en büyük riski, hiç risk almamaktır.

Hiç risk almayan kişi, belki acı ve üzüntülerden korunabilir;

Ama büyüyemez, sevemez, değişemez, hissedemez, öğrenemez.

Garanti arayışlarıyla zincirlenmiş bir köle olarak yaşarken,

Bedelini; özgürlüğünü kaybederek öder. Sadece riski göze alabilen kişi hürdür.

Kitapları ile insanlara sevgiyi ve motivasyonu taşıyan Leo F.Buscaglia riski böyle anlatıyor. "RİSK"... söylerken bile ne kadar zor geliyor insana değil mi? Tutuyor bir şey sizi, ona katılmanıza izin vermiyor. Risk varsa, devam etme diyor...


Halbuki risk, aslında hayatın birbirinden farklı renklerine, tadlarına,duygularına açılan bir kapı değil midir? Hani şu insanoğlunun yaşamı boyunca hep peşinden koştuğu, yaşam  amacı olarak belirlediği. Kapıyı açmadan dışarı çıkamazsınız. Dışarı çıkmadan farklı renklerin, tadların farkına varamazsınız, başka renkleri, tadları  fark etmeden de hayata anlam katamazsınız.İşte riskin size aralayacağı kapı! Zor açılan, ağır bir kapı ama açıldığında sizi bambaşka serüvenlere taşıyacak bir kapı... Peki o zaman neden korkuyoruz bu kapıyı aralamaktan? Risk deyip bir adım geri atıyoruz?

14 Haziran 2014 Cumartesi

Önemli olan; hayatta ‘en çok şeye sahip olmak’ değil, ‘en az şeye ihtiyaç duymak’tır...


Eflatun'a iki soru sormuşlar. Birincisi; "İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan davranışları nedir?

Eflatun tek tek sıralamış;

- Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki büyüdüklerinde çocukluklarını özlerler...

- Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için de kazandıklarını öderler...

- Yarından endişe ederken bugünü unuturlar. Dolayısıyla ne bugünü, ne de yarını yaşarlar...

- Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler...

Sıra gelmiş ikinci soruya; "Peki sen ne öneriyorsun?"

Efaltun yine sıralamış;

- Kimseye kendinizi "sevdirmeye" kalkmayın! Yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi sevilmeye bırakmaktır.

- Önemli olan;hayatta "en çok şeye sahip olmak" değil, "en az şeye ihtiyaç duymaktır." 

Mutluluğu, sevgiyi, iyi ve güzel bir hayatı "çok"larda, dışarıda, duyguların ötesinde aradığımız şu çağda, MÖ 427 - 347 yılları arasında yaşamış Antik/Klasik Yunan filozofu, matematikçi Eflatun diğer adıyla Platon ne de güzel özetlemiş halimizi, değil mi? Demek ki çağlar geçse de, teknoloji, anlayış, bilgi ilerlese de insanoğlunun arayışı hiç değişmiyor. Arayış değişmiyor ama insan da bir türlü bakışını dışarıdan içine yöneltemiyor.

"Arayan bulur" der büyüklerimiz ama sanırım biz ya gerektiği gibi aramıyor ya da tamamen yanlış yerlerde arıyoruz hayatı, mutluluğu. Aslında sadece kendi içimize, sevgi olan yere bakmamız gerekirken, bambaşka yerlere bakıyoruz. Hep dışarıda aradığımız mutluluğu biraz da içimize bakıp, orada arayabilsek kimbilir belki de sonunda onunla buluşabileceğiz.

11 Haziran 2014 Çarşamba

Bir mum diğerini tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.


Yıllar önce, Seattle’da düzenlenen Engelliler Olimpiyatında sıra 100 metre finallerine gelir. Finale kalan dokuz yarışmacıdan her biri ya fiziksel ya da zihinsel engellidir. 

Yarışmacılar, başlama çizgisindeki yerlerini alırlar ve başlama işareti verilir verilmez var güçleriyle ileri atılırlar. Hiçbiri, atletizm yarışmalarında görmeye alışık olduğumuz türden bir hamle gerçekleştiremez elbette; ama hepsinin bu yarışı kazanmaya istekli ve yapabildikleri en iyi koşuyu yapmaya çalıştıklarını fark etmemek mümkün değildir. 

Ama içlerinden biri hariç! 

O, daha ilk birkaç metrede tökezleyip yere yuvarlanır, dengesini koruyamadığı için yerde iki kere takla atar, sonra da oturup, hüngür hüngür ağlamaya başlar. O kadar yüksek sesle ağlar ki, öndeki sekiz yarışmacı da onun hıçkırıklarını işitip önce yavaşlar, sonra başlarını geriye çevirir ve bitiş çizgisine doğru koşmayı bırakıp yerdeki bu gencin yardımına koşar. Yanına geldiklerinde içlerinden Down Sendromlu küçük kız eğilir, gözyaşları içinde yerde oturan bu genci öper, elinden tutup onu kaldırmaya çalışır.  Diğerleri de yardımcı olurlar. Sonra, dokuz yarışmacı el ele tutuşup bitiş çizgisine doğru beraberce koşmaya başlarlar.

Yarış pistindeki bu tablo karşısında bütün stadyum ayağa kalkar. Seyirciler duygu seli içerisinde, gözyaşları ile dokuz yarışmacıyı da ayakta alkışlarlar. Alkışlar yarışmacılar elele bitiş çizgisini geçtikten sonra da devam eder.

O gün o stadyumda bulunanlar, hayatları boyu unutamayacakları bir şey öğrenmişlerdir; Hayatta gerçekten önemli ve değerli olan, hep bizlere empoze edilen kazanıp birinci olmak değildir. Kazanmak ancak başkalarının da elinden tutarak onları da bitiş çizgisine taşıyarak olur. Biz kazanırken, biz gelişirken, biz büyürken başkalarının da aynı yolda gelişimine vesile olmak. İşte kazanmak ancak bu şekilde değerli, anlamlı olabilir. Bu, bizi tek başımıza yapacağımız kazanma koşusuna göre bir derece yavaşlatsa, hatta yürüdüğümüz istikameti bir parça değiştirmemizi gerekli kılsa bile çok daha kalıcı olacaktır...

"Bir mum diğerini tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez" diyor Hz. Mevlana.

Bir mum diğerini tutuştururken ışığından bir şey kaybetmeyeceği gibi bulunduğu ortamın daha da ışıl ışıl aydınlanmasını sağlayacaktır. 

Kazanmak uğruna karanlık da tek başına koşmak mı yoksa el ele etrafa ışık saçarak birlikte kazanmak mı... Siz hangisini seçerdiniz?

9 Haziran 2014 Pazartesi

Aç Kalın, Budala Kalın!


Siyah cübbenin altında kot pantalon ve sandaletleriyle Steve Jobs. 12 Haziran 2005 tarihinde Stanford Üniversitesi mezuniyet töreninde yaptığı konuşma ile büyük bir hayat dersi verir;

17 yaşındayken, şöyle bir şey okumuştum:

“Her gününü, hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın”

Bu cümle beni çok etkilemişti ve o günden bu yana, yani 33 yıldır, her sabah aynaya bakıp, kendi kendime hep şunu sordum: “Eğer bugün hayatımın son günü olsaydı, bugün normalde yapacağım şeyleri yapmak ister miydim?” Uzun süre art arda, “Hayır” yanıtını verdiğimde, bir şeyleri değiştirmem gerektiğini anladım…

İnsanın kısa süre içinde öleceğini bilmesi, yaşantısına damga vuracak kararlar vermesi açısından büyük önem taşır. Çünkü her şey, tüm dış beklentiler, gururlar, küçük düşme ya da başarısızlık korkuları - tüm bunlar ölüm karşısında değerlerini yitirir, önemli olan yalnızca ölümdür.Çıplak ve savunmasız kalırsın ve hep kulak tıkadığın yüreğinin sesini dinlememen için hiçbir neden yoktur artık.

Bir yıl kadar önce bana kanser teşhisi kondu. Sabah 7:30 da girdiğim ultrasonda pankreastaki tümör bariz bir şekilde görünüyordu. Bense pankreasın ne olduğunu bile bilmiyordum. Doktorlar bu tip bir kanserin tedavisinin neredeyse imkansız olduğunu ve üç ila altı aydan fazla yaşamayı beklemememi söylediler. Bu, çocuklarınıza ilerideki 10 yıl içinde söyleyeceklerinizi birkaç ay içinde söylemeye çalışmak demekti. Bu, aileniz rahatı için gerekli herşeyin kısa zamanda yapılması demekti. Bu, kısaca veda etmek demekti!

Bütün gün o teşhisle ve bu düşüncelerle yaşadım. Akşama doğru biyopsi yapılıp kanserimin ameliyatla tedavi edilebilecek bir türden olduğu anlaşılınca hemen ameliyat oldum ve şimdi iyileştim.
Beni ölüme en çok yaklaştıran olay budur ve umarım uzun yıllar boyunca bir daha bu denli yaklaşmam. Ölüm hepimizin ortak sonu. Ve onun nefesi hayat’ın değişim ajanı. Yenilere yer açmak için, eskilerden kurtulmanın tek çaresi…

Zamanınız kısıtlı, bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp kalmayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun. Kalbiniz ve sezgileriniz ne yapmak istediğinizi çok iyi bilirler. Bunun dışındaki herşey ikinci planda...

Gençliğimde, bizim neslin kutsal dergilerinden biri sayılan bir dergi vardı. Google ortaya çıkmadan 35 yıl önce, dergi formatında bir Google gibiydi aynen: idealistti, anlaşılır bilgiler ve harika görüşlerle doluydu. Dergi miyadını doldurduğunda son bir baskı yaptılar. 1970′lerin ortalarıydı, o zamanlar sizin yaşlarınızdaydım. Son baskının arka kapağında, sabahın erken saatlerinde çekilmiş bir yol fotoğrafı vardı, hani her maceracının kendini otostop çekerken bulabileceği yollardan biri.

Fotoğrafın altında şu sözler yer alıyordu: “Aç Kalın, Budala Kalın (Stay Hungry. Stay Foolish)” Derginin aramızdan ayrılırken verdiği veda mesajı buydu. “Aç Kalın, Budala Kalın”. Kendim için hep bunu diledim. Ve şimdi bende sizin için, dünyanın sayılı üniversitelerinden birinden mezun olup, hayata atılırken aynı dilekte bulunuyorum:

“Aç Kalın, Budala Kalın!”

Hepinize çok teşekkür ederim...  Steve Jobs

Maalesef bu konuşmasından sadece 6 yıl sonra hayata gözlerini yuman Steve Jobs'un bu ders alınacak sözlerinden sonra pek de söylenecek bir şey kalmıyor değil mi?

Belki de güzel bir müzik eşliğinde sadece düşünmek ve anlamak gerekiyor, haydi açın radyonuzun sesini biraz daha ve bir kez daha düşünün; “Eğer bugün hayatınızın son günü olsaydı, bugün normalde yapacağınız şeyleri yapmak ister miydiniz?”

7 Haziran 2014 Cumartesi

Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma...


Hindistan da çok ünlü bir ressam varmış. Herkes bu ressamın yaptıklarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş. Ve onu “Renklerin Ustası” anlamına gelen Ranga Celeri olarak tanısa da; kısaca Ranga Guru derlermiş.


Onun yetiştirdiği bir ressam olan Racici ise artık eğitimini tamamlamış ve son resmini yaparak Ranga Guru’ya götürmüş ve ondan resmini değerlendirmesini istemiş.

Ranga Guru ; “Sen artık ressam sayılırsın Racaci. Artık senin resmini halk değerlendirecek” diyerek resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve en görünen yerine koymasını istemiş. Yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş. Racici denileni yapmış. Ve birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki, tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor. Çok üzülmüş tabii. Emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvar sanki. Alıp resmi götürmüş Ranga Guru’ya ve ne kadar üzgün olduğunu belirtmiş.

Ranga Guru üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş. Racici yeniden yapmış resmi ve gene Ranga Guru’ya götürmüş. Tekrar şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş Ranga Guru.  Ama bu defa yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde yağlı boya, birkaç fırça ile birlikte. Ve yanına insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı ile birlikte bırakmasını istemiş. Racici denileni yapmış.

Birkaç gün sonra gittiği meydanda görmüş ki resmine hiç dokunulmamış, fırçalar da, boyalar da kullanılmamış. Çok sevinmiş ve koşarak Ranga Guru’ya gitmiş ve resme dokunulmadığını anlatmış.

Ranga Guru; “Sevgili Racici, sen birinci konumda insanlara firsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. Oysa ikinci konumda onlardan hatalarını düzeltmelerini istedin, yapıcı olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye kalkmadı, cesaret edemedi. Sevgili Racici; mesleğinde usta olman yetmez, bilge de olmalısın. Emeğinin karşılığını ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın. Onlara göre senin emeğinin hiç bir değeri yoktur. Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma...”

Emeğin değerini kopyalamanın aldığı, iletişimin teknoloji ile güya en hızlı ama en yapay hale geldiği şu çağda bazen böyle hikayeler zaman, mekan önemi olmaksızın ne de güzel anlatıyor yaşadığımız sıkıntıları, hayatımıza çelme takan taşları değil mi?

Fazla da söze gerek kalmıyor özellikle şu güzel nasihattan sonra; 

“Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma...”

6 Haziran 2014 Cuma

Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur!


Üniversitede hoca olan Dr.Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara şu olayı okur; "Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer ya da kişi kavramı yok. Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor. Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarf ediyor, ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde. Yürümüyor. Uykusu sürekli düzensiz. Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor. Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor."

Bu olayı okuduktan sonra, Dr.Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar. Öğrenciler bunu yapamayacaklarını söylerler.  Dr.Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapmaları gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar. Daha sonra Dr.Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya başlar. Fotoğraftaki, doktorun altı aylık kızıdır!

Dr.Ruskin, Amerikan Tıp Birliği Dergisindeki makalesinde, bir olayın tamamını görmeden, değerlendirmeden, önyargıyla değerlendirmenin insana nasıl tamamen farklı bir perspektif kazandıracağını çok güzel örneklemiştir. 

Haydi itiraf edin bu hikayenin belki de daha ilk satırlarını duyduğunuzda  kimbilir sizin aklınıza neler geldi, nasıl duygular hissetiniz ama sonunda ortaya konulan fotoğraf ne çok şeyi değiştirdi değil mi? İşte bunun gibi bazen aceleci davranabiliyor ve yanlış kararlar verebiliyor veya başkaları hakkında yanlış düşünebiliyoruz.  Halbuki biraz daha sabredip tüm resmi görsek belki de bambaşka bir tablo çıkacak karşımıza bizi bambaşka güzelliklere yelken açtıracak...

Tıpkı Einstein'ın dediği gibi "Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur" ama yine de denemeye değmez mi? Hatta ilk adımlarımızı büyüklerimizin öğütlediği gibi "Bin düşün, Bir Söyle" düsturu ile atsak... Ne dersiniz?

5 Haziran 2014 Perşembe

Liderler için roman bir ihtiyaç (mı?)


Çağımızın liderleri roman okumaya vakit ayırmalı mı? Edebiyat liderler için bir ihtiyaç mı? Kurmaca yazın okumanın bir lidere ne gibi faydaları olabilir? Sizin lideriniz roman okuyor mu? Lideriniz roman okusaydı, hayatın(ız)da ne değişirdi?

Barack Obama, yoğun iş temposundan biraz olsun kaçabilmek için her yaz Martha’s Vineyard adasında tatil yapar. 2011 yılı Ağustos ayında yine Martha’s Vineyard’a giderken yanına aldığı altı kitaptan beşinin roman olduğu duyulmuştu. Bu kitap listesi Amerikan kamuoyunda uzunca süre tartışıldı. ABD Başkanı’nın edebiyat seçkisinin nasıl yorumlanması gerektiği üzerine nice makale kaleme alındı.

Obama’nın okuduğu kitaplar çevresinde dönen tartışmaları Türkiye’den bakan bir kişinin anlaması oldukça güç. Liderlerimiz roman okumaya vakit ayırıyorlar mı bilinmez ama okuyorlarsa da bu bilgi kamuoyunun hiç de ilgisini çekmiyor. Öğrencilere okullarda zorla roman okutulan bir ülkede nedense romanlar ne siyasetin ne de toplumun gündeminde yer bulabiliyor. Hele de söz konusu olan liderlik ve yönetişim sanatıysa...

Bu yıl 12. kez düzenlenen Bursa Kitap Fuarı’nda en çok ilgimi çeken etkinlik #ListelereDirenGençOkur başlıklı söyleşiydi. Günışığı Kitaplığı’nın düzenlediği etkinlikte konuşan yayınevi sahibi Mine Soysal gençlere okullarda kitap listeleri dayatılmasının yanlışlığını ifade etti. Gençlerin edebiyatla kendi arzu ettikleri şekilde özgür bir ilişki kurmalarının önemini vurguladı.

Eğitim, Türkiye’deki pekçok ebeveyn için matematik, fizik, kimya ve biyoloji gibi derslerden ibaret. Müfredatta edebiyata, hele hele hikaye ve roman okumaya vakit ayrılması zaman kaybından başka birşey değil! Kurmaca yazın ne çoktan seçmeli sınavlar için ne de geleceğin liderleri için bir ihtiyaç olarak görülüyor. Mine Soysal söyleşisinde “Biz görünmeyen işler yapıyoruz!” derken aslında bu gibi algılarla mücadele ediyor. Acaba roman liderlerimiz ve bizler için ne gibi görünmeyen işler yapıyor?

Obama’nın Martha’s Vineyard adasında romanlarıyla tatile çıktığı bir Ağustos ayında ben de Colorado eyaletinin 6658 nüfuslu Aspen kasabasında kitaplarımla başbaşaydım. Aspen Enstitüsü tarafından 1949 yılından bugüne aralıksız olarak sürdürülen liderlik semineri için farklı sektörlerden gelen 17 arkadaşımla Plato, Aristo, Hobbes, Locke, Rousseau, Kant, Konfüçyus ve İbn-i Haldun’u da içeren zengin bir okuma listesinin keyfini çıkarıyordum.

Seminer direktörü olan akademisyen arkadaşım “Okuma listesinin son 63 yıldır en çok tartışılan ama bir türlü vazgeçilemeyen kitabı Billy Budd romanıdır” demişti. Herman Melville’in en gizemli eserlerinden biri olan Billy Budd onyıllardır yüzlerce yönetici adayının tartışmalarına konu olmuştu. Aspen Enstitüsü için roman okumayan ve tartışmayan bir lider adayı düşünülemezdi.

“İnsan Hakları” adlı gemiden “Güçlü Savaşçı” adlı gemiye transfer olan kekeme denizci Billy Budd, Kaptan Vere için verilmesi zor kararları da beraberinde getirmişti. Saflığın, iyiliğin ve güzelliğin sembolü olan Billy Budd, ya İsyan Yasaları gereğince idam edilecek ya da vicdanların talebi doğrultusunda affedilecekti. Hukuka uygun olanın adil, mevzuta uygun olanın meşru olmadığı bir ummanda Kaptan Vere hangi rotada karar kılacaktı?

Roman okumayan liderlerimiz bu ve benzeri kurmaca öykülerin sonunu bilmiyor. Romanlarda anlatılanların gerçeklikle alakasının olmadığını bilmenin rahatlığıyla tam yol menzile koşuyor. Herşeyin ölçülüp biçildiği, hesabının kitabının yapıldığı bir ülkede “Biz görünmeyen işler yapıyoruz!” diyenlere de pek gereksinim olmuyor. Yine de sormadan edemeyeceğim: Lideriniz roman okusaydı, hayatın(ız)da ne değişirdi?

Ve dahası, sen bir İNSAN olursun oğlum


"Eğer, bütün etrafındakiler panik içine düştüğü ve bunun sebebini senden bildikleri zaman sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen;

Eğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenir ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen;

Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen, ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan, bütün bunlarla beraber ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen;

Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,

Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen,

Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen;

Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen, ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;

Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir ve yazı-tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen; ve kaybedip yeniden başlayabilir ve kaybın hakkında bir kerecik olsun bir şey söylemezsen;

Eğer kalp, sinir ve kasların eskidikten çok sonra bile işine yaramaya zorlayabilirsen ve kendinde 'dayan' diyen bir iradeden başka bir güç kalmadığı zaman dayanabilirsen;

Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen, ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen;

Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitmezse;

Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen;

Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı, altmış saniyede koşarak doldurabilirsen;

İnsanoğlu kişilik sahibi olabilmenin ve dolayısıyla mutlu olabilmenin yolunu malda mülkte, renkte, tadda kendi yöntemleri ile arayadursun, aslında nice eski söz, ö­ğüt, şiir bize bunu öyle güzel anlatıyor ki... Tıpkı Rudyard Kipling'in oğluna yazdığı bu harika öğütde olduğu gibi...

Yeryüzü ve üstündekiler senindir Ve dahası; sen bir İNSAN olursun oğlum..." - Rudyard Kipling

Geriye ise sadece hissedip yaşamak kalıyor. Ne dersiniz; herşeyin, mutlulu­ğun, huzurun, başarının, herşeyin temeli aslında İNSAN olmakla başlamıyor mu?

Hangi mevkiide oldu­ğunuzla, neye sahip olduğunuzla değildir adam olmak. Yüreğinde insanlığı ne kadar taşıdığın, yaşadığın ve yaşattığındır önemli olan...

İster altın kaplı sarayın içinde,  ister küçük bir köy evinde.

Sadece ama sadece İNSAN olabilmektir önemli olan!

Önerilen Popüler Yazılar