21 Haziran 2014 Cumartesi

Robocop, ABD’nin sanayi devrinden kalmadır


Robocop serisinin dördüncü filmi, yirmi yıl aradan sonra, 2 Şubat 2014’te sinemalarda. Fragmanı buradan izleyebilirsiniz. Serinin birincisi, 1987 yılında vizyona girmişti. Sonra üçer yıl arayla iki ve üçüncü filmler çekildi. 

Robocop’un yaratıcısı Edward Neumeier, CNN’e bir mülakat vermiş. Haziran 2013’te yapılan bu mülakatın yeni filmle ilgisi yok. II. Dünya Savaşı’ndan sonra, ABD’nin en önemli sanayi merkezi haline gelen Detroit’in çöküşünü konuşmuşlar. O zaman, çocuktum, fark edememişim; ama serinin ilk filminde Robocop, Detroit otomobil endüstrisinin çöküşüyle ortaya çıkan suç çeteleriyle mücadele ediyormuş. Hatta senaryonun ilk cümlesi şuymuş: “Gelecek Detroit’i geride bıraktı”.

Filmi daha gelmedi ama fragmanı izledim. Robocop’un görünüşünde pek bir farklılık yok. Kafası hala yuvarlak, karın kısmında baklava dilimleri hala duruyor, silahını bacağının yan tarafında taşıyor ve sesinden makine olduğu anlaşılıyor. Yeni filmde de, patlamada hayatını kaybeden bir polis, Robocop olup, “Amerikan adaletinin geleceği” olmaya devam ediyor. Yani ilk olarak 1987 yılında yaratılan insan-makine, hala bir bilim kurgu olma özelliğini koruyor. Gerçekleşecek hali yok tabi ama daha başka bir şeye dönüşemez miydi?

Neumeier, CNN’e, Robocop fikrinin temelinde araba endüstrisinin olduğunu söylemiş. Robocop’un fiziki tasarımında; iki kapılı, motor gücü çok yüksek ve “muscle car” diye tabir edilen araba modellerinden önemli ölçüde esinlenilmiş. Böyle bakınca, Robocop’un hala aynı Robocop olmasının nedeni, belki de ABD sanayisinin 1980’li yıllardan bu yana gerilemesidir diye düşünüyor insan. ABD sanayisizleşmeseydi çok daha fantastik bilim kurgu karakterlerimiz olabilirdi. Kim bilir?

Robocop yerinde saysa da robot endüstrisinde bir şeyler değişiyor. MIT Teknoloji Dergisi, geçenlerde 2013 yılının en önemli 10 teknolojisini açıkladı. Bunlardan biri Baxter robotlar. Nasıl çalıştıkları bu videoda gösteriliyor. Baxter, Robocop gibi kamu hizmeti yapmıyor. Kendisi mavi yakalı ve fabrikalarda çalışmak için üretilmiş. Etrafında olan biteni algılayabiliyor. Üzerine doğru gelen bir şeyin olduğunu fark edip, kenara çekilebiliyor. Modüler yapısı sayesinde farklı işler yapabiliyor. Baxter çalıştırmanın maliyeti, bizleri istihdam etmekten çok daha ucuz. Hata yapma yüzdesi ise bizlerden düşük.

Baxter yaygınlaşırsa, ABD’de sanayi faaliyeti gerçekleştirmenin maliyeti önemli ölçüde düşecekmiş. Yani Baxter’lar ABD’deki sanayisizleşme sürecini tersine çevirmede işe yarayabilirmiş.

Baxter’lar sayesinde ABD yeniden bir sanayi ülkesi olursa, belki de Robocop V eskilerin tekrarı olmaz. Hayal etmek güç tabii, ne olacağı belli olmaz.

18 Haziran 2014 Çarşamba

Keşkelerle geçen bir hayat mı, yoksa...?


İngiltere'de eski bir manastırda bir rahibin mezarının üstünde bulunan şu yazı aslında hepimizin hikayesini anlatmıyor mu?

"Ben gençliğimde, ülkemi baştanbaşa düzeltmek, değiştirmek istedim.  Fakat biraz büyüyünce bunun o kadar kolay olmadığını gördüm ve kendi kendime dedim ki: "Ben şimdi yaşadığım kasabayı değiştirmeye çalışayım, eğer bunu yapabilirsem belki ülkemi de değiştiririm". Ancak yine başarılı olamadım ve bu arada biraz daha yaşlandım. Ama çevremdeki kötülükleri düzeltmek için bir şeyler yapmak gerektiğine inandığımdan vazgeçmedim. Bu defa kendi ailemi düzeltmeye çalıştım. Gel gelelim onu da başaramadım. Artık iyice yaşlanmıştım. İşte o zaman anladım ki; ben başlangıçta işe kendimi düzeltmeye çalışmakla başlamış olsaydım, belki o zaman sadece ülkem değil, dünya düzelecekti!..."

Keşkelerle geçen bir hayat mı, yoksa kendini keşfederek, insan olmanın gerçek değerinde, sevgiyle, paylaşarak yaşanan keyifli bir serüven mi? Belki de yolun başında hepimizin fark etmesi ve karar vermesi gereken asıl şey bu. Çünkü unutmamamız gerekir ki "HERŞEY ÖNCE BİZLE, BİZDE" başlar!

Tıpkı Zülfü Livaneli'nin Ada bestesinde söylediği gibi;

"Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey..."
Hiç birşey için geç değil; bugün değiş, dünya da bugün değişsin...

17 Haziran 2014 Salı

Bazen sağır olmak gerekir hayatta!


Kurbağalar bir gün yarışma düzenlemiş. Hedef; çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmış ve yarış başlamış. Gerçekte seyirciler arasında hiç biri yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş ve yarışmaya şöyle tezehürat yapıyorlarmış; ''Kule o kadar yüksek ki, hiç bir zaman başaramayacaklar!'' 

Yarışan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar, içlerinden bir tanesi hariç. O, inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya devam etmiş. Kurbağalar yarışmayı bıraktıkça seyircilerin tezehüratı da daha artmış; "Boşuna çabalıyorsunuz, tepeye çıkamayacaksınız!" Sonunda, inatla ve azimle tırmanmaya devam eden kurbağa hariç, yarışan diğer kurbağalar ümitlerini yitirip, yarışmayı bırakmışlar. Azimle tırmanmaya devam eden kurbağa ise büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri ise hayret içerisinde onu seyretmişler.

Kazanan kurbağa yanlarına geldiğinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş; "Biz o kadar denedik başaramadık, sen nasıl başardın?'' Kendisinden bir yanıt alamayınca farkına varmışlar ki; kuleye çıkan kurbağa sağırmış!

Bazen hayallerimiz, amaçlarımız, hedeflerimiz başkaları için ulaşılamaz gözükebilir ve hatta bizi bu konuda ikna dahi etmeye çalışabilirler. Eğer gönlünüz size devam diyor, içinizdeki ateş ve heyecan bitmek bilmiyorsa sakın hayallerinizi bir kenar bırakmayın, tırmanmaya devam edin. Ve o durumda hayallerinizi gerçekleştiremeyeceğinizi söyleyen, size inanmayan kişileri duymayın. Çünkü hayatta güzellikleri yaşayabilmek, hayalleri gerçekleştirebilmek için bazen sağır olmak gerekir!

16 Haziran 2014 Pazartesi

Sadece riski göze alabilen kişi hürdür!


Gülmek; "Saf" denme riskini göze almaktır.

Ağlamak ise; "Duygusal" görünme riskini.

Birine yakınlaşmak; "Kendini kaptırma" riskini,

Duygularını açmak; "Kendini ortaya koyma" riskini,

Hayalleri ve düşünceleri sergilemek ise;

"Onları başkasına kaptırma" riskini göze almaktır.

Sevmek; "Karşılık görememe" riskini...

Yaşamak ise; "Ölme" riskini göze almaktır.

Umutlanmak; "Hayal kırıklığına uğrama" riskini

Çabalamak ise; "Başarısız olma" riskini göze almaktır...

Ama riskler yaşanmalıdır.

Çünkü hayatımızın en büyük riski, hiç risk almamaktır.

Hiç risk almayan kişi, belki acı ve üzüntülerden korunabilir;

Ama büyüyemez, sevemez, değişemez, hissedemez, öğrenemez.

Garanti arayışlarıyla zincirlenmiş bir köle olarak yaşarken,

Bedelini; özgürlüğünü kaybederek öder. Sadece riski göze alabilen kişi hürdür.

Kitapları ile insanlara sevgiyi ve motivasyonu taşıyan Leo F.Buscaglia riski böyle anlatıyor. "RİSK"... söylerken bile ne kadar zor geliyor insana değil mi? Tutuyor bir şey sizi, ona katılmanıza izin vermiyor. Risk varsa, devam etme diyor...


Halbuki risk, aslında hayatın birbirinden farklı renklerine, tadlarına,duygularına açılan bir kapı değil midir? Hani şu insanoğlunun yaşamı boyunca hep peşinden koştuğu, yaşam  amacı olarak belirlediği. Kapıyı açmadan dışarı çıkamazsınız. Dışarı çıkmadan farklı renklerin, tadların farkına varamazsınız, başka renkleri, tadları  fark etmeden de hayata anlam katamazsınız.İşte riskin size aralayacağı kapı! Zor açılan, ağır bir kapı ama açıldığında sizi bambaşka serüvenlere taşıyacak bir kapı... Peki o zaman neden korkuyoruz bu kapıyı aralamaktan? Risk deyip bir adım geri atıyoruz?

14 Haziran 2014 Cumartesi

Önemli olan; hayatta ‘en çok şeye sahip olmak’ değil, ‘en az şeye ihtiyaç duymak’tır...


Eflatun'a iki soru sormuşlar. Birincisi; "İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan davranışları nedir?

Eflatun tek tek sıralamış;

- Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki büyüdüklerinde çocukluklarını özlerler...

- Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için de kazandıklarını öderler...

- Yarından endişe ederken bugünü unuturlar. Dolayısıyla ne bugünü, ne de yarını yaşarlar...

- Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler...

Sıra gelmiş ikinci soruya; "Peki sen ne öneriyorsun?"

Efaltun yine sıralamış;

- Kimseye kendinizi "sevdirmeye" kalkmayın! Yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi sevilmeye bırakmaktır.

- Önemli olan;hayatta "en çok şeye sahip olmak" değil, "en az şeye ihtiyaç duymaktır." 

Mutluluğu, sevgiyi, iyi ve güzel bir hayatı "çok"larda, dışarıda, duyguların ötesinde aradığımız şu çağda, MÖ 427 - 347 yılları arasında yaşamış Antik/Klasik Yunan filozofu, matematikçi Eflatun diğer adıyla Platon ne de güzel özetlemiş halimizi, değil mi? Demek ki çağlar geçse de, teknoloji, anlayış, bilgi ilerlese de insanoğlunun arayışı hiç değişmiyor. Arayış değişmiyor ama insan da bir türlü bakışını dışarıdan içine yöneltemiyor.

"Arayan bulur" der büyüklerimiz ama sanırım biz ya gerektiği gibi aramıyor ya da tamamen yanlış yerlerde arıyoruz hayatı, mutluluğu. Aslında sadece kendi içimize, sevgi olan yere bakmamız gerekirken, bambaşka yerlere bakıyoruz. Hep dışarıda aradığımız mutluluğu biraz da içimize bakıp, orada arayabilsek kimbilir belki de sonunda onunla buluşabileceğiz.

11 Haziran 2014 Çarşamba

Bir mum diğerini tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.


Yıllar önce, Seattle’da düzenlenen Engelliler Olimpiyatında sıra 100 metre finallerine gelir. Finale kalan dokuz yarışmacıdan her biri ya fiziksel ya da zihinsel engellidir. 

Yarışmacılar, başlama çizgisindeki yerlerini alırlar ve başlama işareti verilir verilmez var güçleriyle ileri atılırlar. Hiçbiri, atletizm yarışmalarında görmeye alışık olduğumuz türden bir hamle gerçekleştiremez elbette; ama hepsinin bu yarışı kazanmaya istekli ve yapabildikleri en iyi koşuyu yapmaya çalıştıklarını fark etmemek mümkün değildir. 

Ama içlerinden biri hariç! 

O, daha ilk birkaç metrede tökezleyip yere yuvarlanır, dengesini koruyamadığı için yerde iki kere takla atar, sonra da oturup, hüngür hüngür ağlamaya başlar. O kadar yüksek sesle ağlar ki, öndeki sekiz yarışmacı da onun hıçkırıklarını işitip önce yavaşlar, sonra başlarını geriye çevirir ve bitiş çizgisine doğru koşmayı bırakıp yerdeki bu gencin yardımına koşar. Yanına geldiklerinde içlerinden Down Sendromlu küçük kız eğilir, gözyaşları içinde yerde oturan bu genci öper, elinden tutup onu kaldırmaya çalışır.  Diğerleri de yardımcı olurlar. Sonra, dokuz yarışmacı el ele tutuşup bitiş çizgisine doğru beraberce koşmaya başlarlar.

Yarış pistindeki bu tablo karşısında bütün stadyum ayağa kalkar. Seyirciler duygu seli içerisinde, gözyaşları ile dokuz yarışmacıyı da ayakta alkışlarlar. Alkışlar yarışmacılar elele bitiş çizgisini geçtikten sonra da devam eder.

O gün o stadyumda bulunanlar, hayatları boyu unutamayacakları bir şey öğrenmişlerdir; Hayatta gerçekten önemli ve değerli olan, hep bizlere empoze edilen kazanıp birinci olmak değildir. Kazanmak ancak başkalarının da elinden tutarak onları da bitiş çizgisine taşıyarak olur. Biz kazanırken, biz gelişirken, biz büyürken başkalarının da aynı yolda gelişimine vesile olmak. İşte kazanmak ancak bu şekilde değerli, anlamlı olabilir. Bu, bizi tek başımıza yapacağımız kazanma koşusuna göre bir derece yavaşlatsa, hatta yürüdüğümüz istikameti bir parça değiştirmemizi gerekli kılsa bile çok daha kalıcı olacaktır...

"Bir mum diğerini tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez" diyor Hz. Mevlana.

Bir mum diğerini tutuştururken ışığından bir şey kaybetmeyeceği gibi bulunduğu ortamın daha da ışıl ışıl aydınlanmasını sağlayacaktır. 

Kazanmak uğruna karanlık da tek başına koşmak mı yoksa el ele etrafa ışık saçarak birlikte kazanmak mı... Siz hangisini seçerdiniz?

9 Haziran 2014 Pazartesi

Aç Kalın, Budala Kalın!


Siyah cübbenin altında kot pantalon ve sandaletleriyle Steve Jobs. 12 Haziran 2005 tarihinde Stanford Üniversitesi mezuniyet töreninde yaptığı konuşma ile büyük bir hayat dersi verir;

17 yaşındayken, şöyle bir şey okumuştum:

“Her gününü, hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın”

Bu cümle beni çok etkilemişti ve o günden bu yana, yani 33 yıldır, her sabah aynaya bakıp, kendi kendime hep şunu sordum: “Eğer bugün hayatımın son günü olsaydı, bugün normalde yapacağım şeyleri yapmak ister miydim?” Uzun süre art arda, “Hayır” yanıtını verdiğimde, bir şeyleri değiştirmem gerektiğini anladım…

İnsanın kısa süre içinde öleceğini bilmesi, yaşantısına damga vuracak kararlar vermesi açısından büyük önem taşır. Çünkü her şey, tüm dış beklentiler, gururlar, küçük düşme ya da başarısızlık korkuları - tüm bunlar ölüm karşısında değerlerini yitirir, önemli olan yalnızca ölümdür.Çıplak ve savunmasız kalırsın ve hep kulak tıkadığın yüreğinin sesini dinlememen için hiçbir neden yoktur artık.

Bir yıl kadar önce bana kanser teşhisi kondu. Sabah 7:30 da girdiğim ultrasonda pankreastaki tümör bariz bir şekilde görünüyordu. Bense pankreasın ne olduğunu bile bilmiyordum. Doktorlar bu tip bir kanserin tedavisinin neredeyse imkansız olduğunu ve üç ila altı aydan fazla yaşamayı beklemememi söylediler. Bu, çocuklarınıza ilerideki 10 yıl içinde söyleyeceklerinizi birkaç ay içinde söylemeye çalışmak demekti. Bu, aileniz rahatı için gerekli herşeyin kısa zamanda yapılması demekti. Bu, kısaca veda etmek demekti!

Bütün gün o teşhisle ve bu düşüncelerle yaşadım. Akşama doğru biyopsi yapılıp kanserimin ameliyatla tedavi edilebilecek bir türden olduğu anlaşılınca hemen ameliyat oldum ve şimdi iyileştim.
Beni ölüme en çok yaklaştıran olay budur ve umarım uzun yıllar boyunca bir daha bu denli yaklaşmam. Ölüm hepimizin ortak sonu. Ve onun nefesi hayat’ın değişim ajanı. Yenilere yer açmak için, eskilerden kurtulmanın tek çaresi…

Zamanınız kısıtlı, bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp kalmayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun. Kalbiniz ve sezgileriniz ne yapmak istediğinizi çok iyi bilirler. Bunun dışındaki herşey ikinci planda...

Gençliğimde, bizim neslin kutsal dergilerinden biri sayılan bir dergi vardı. Google ortaya çıkmadan 35 yıl önce, dergi formatında bir Google gibiydi aynen: idealistti, anlaşılır bilgiler ve harika görüşlerle doluydu. Dergi miyadını doldurduğunda son bir baskı yaptılar. 1970′lerin ortalarıydı, o zamanlar sizin yaşlarınızdaydım. Son baskının arka kapağında, sabahın erken saatlerinde çekilmiş bir yol fotoğrafı vardı, hani her maceracının kendini otostop çekerken bulabileceği yollardan biri.

Fotoğrafın altında şu sözler yer alıyordu: “Aç Kalın, Budala Kalın (Stay Hungry. Stay Foolish)” Derginin aramızdan ayrılırken verdiği veda mesajı buydu. “Aç Kalın, Budala Kalın”. Kendim için hep bunu diledim. Ve şimdi bende sizin için, dünyanın sayılı üniversitelerinden birinden mezun olup, hayata atılırken aynı dilekte bulunuyorum:

“Aç Kalın, Budala Kalın!”

Hepinize çok teşekkür ederim...  Steve Jobs

Maalesef bu konuşmasından sadece 6 yıl sonra hayata gözlerini yuman Steve Jobs'un bu ders alınacak sözlerinden sonra pek de söylenecek bir şey kalmıyor değil mi?

Belki de güzel bir müzik eşliğinde sadece düşünmek ve anlamak gerekiyor, haydi açın radyonuzun sesini biraz daha ve bir kez daha düşünün; “Eğer bugün hayatınızın son günü olsaydı, bugün normalde yapacağınız şeyleri yapmak ister miydiniz?”

7 Haziran 2014 Cumartesi

Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma...


Hindistan da çok ünlü bir ressam varmış. Herkes bu ressamın yaptıklarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş. Ve onu “Renklerin Ustası” anlamına gelen Ranga Celeri olarak tanısa da; kısaca Ranga Guru derlermiş.


Onun yetiştirdiği bir ressam olan Racici ise artık eğitimini tamamlamış ve son resmini yaparak Ranga Guru’ya götürmüş ve ondan resmini değerlendirmesini istemiş.

Ranga Guru ; “Sen artık ressam sayılırsın Racaci. Artık senin resmini halk değerlendirecek” diyerek resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve en görünen yerine koymasını istemiş. Yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş. Racici denileni yapmış. Ve birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki, tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor. Çok üzülmüş tabii. Emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvar sanki. Alıp resmi götürmüş Ranga Guru’ya ve ne kadar üzgün olduğunu belirtmiş.

Ranga Guru üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş. Racici yeniden yapmış resmi ve gene Ranga Guru’ya götürmüş. Tekrar şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş Ranga Guru.  Ama bu defa yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde yağlı boya, birkaç fırça ile birlikte. Ve yanına insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı ile birlikte bırakmasını istemiş. Racici denileni yapmış.

Birkaç gün sonra gittiği meydanda görmüş ki resmine hiç dokunulmamış, fırçalar da, boyalar da kullanılmamış. Çok sevinmiş ve koşarak Ranga Guru’ya gitmiş ve resme dokunulmadığını anlatmış.

Ranga Guru; “Sevgili Racici, sen birinci konumda insanlara firsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. Oysa ikinci konumda onlardan hatalarını düzeltmelerini istedin, yapıcı olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye kalkmadı, cesaret edemedi. Sevgili Racici; mesleğinde usta olman yetmez, bilge de olmalısın. Emeğinin karşılığını ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın. Onlara göre senin emeğinin hiç bir değeri yoktur. Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma...”

Emeğin değerini kopyalamanın aldığı, iletişimin teknoloji ile güya en hızlı ama en yapay hale geldiği şu çağda bazen böyle hikayeler zaman, mekan önemi olmaksızın ne de güzel anlatıyor yaşadığımız sıkıntıları, hayatımıza çelme takan taşları değil mi?

Fazla da söze gerek kalmıyor özellikle şu güzel nasihattan sonra; 

“Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma...”

6 Haziran 2014 Cuma

Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur!


Üniversitede hoca olan Dr.Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara şu olayı okur; "Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer ya da kişi kavramı yok. Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor. Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarf ediyor, ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde. Yürümüyor. Uykusu sürekli düzensiz. Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor. Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor."

Bu olayı okuduktan sonra, Dr.Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar. Öğrenciler bunu yapamayacaklarını söylerler.  Dr.Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapmaları gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar. Daha sonra Dr.Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya başlar. Fotoğraftaki, doktorun altı aylık kızıdır!

Dr.Ruskin, Amerikan Tıp Birliği Dergisindeki makalesinde, bir olayın tamamını görmeden, değerlendirmeden, önyargıyla değerlendirmenin insana nasıl tamamen farklı bir perspektif kazandıracağını çok güzel örneklemiştir. 

Haydi itiraf edin bu hikayenin belki de daha ilk satırlarını duyduğunuzda  kimbilir sizin aklınıza neler geldi, nasıl duygular hissetiniz ama sonunda ortaya konulan fotoğraf ne çok şeyi değiştirdi değil mi? İşte bunun gibi bazen aceleci davranabiliyor ve yanlış kararlar verebiliyor veya başkaları hakkında yanlış düşünebiliyoruz.  Halbuki biraz daha sabredip tüm resmi görsek belki de bambaşka bir tablo çıkacak karşımıza bizi bambaşka güzelliklere yelken açtıracak...

Tıpkı Einstein'ın dediği gibi "Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur" ama yine de denemeye değmez mi? Hatta ilk adımlarımızı büyüklerimizin öğütlediği gibi "Bin düşün, Bir Söyle" düsturu ile atsak... Ne dersiniz?

5 Haziran 2014 Perşembe

Liderler için roman bir ihtiyaç (mı?)


Çağımızın liderleri roman okumaya vakit ayırmalı mı? Edebiyat liderler için bir ihtiyaç mı? Kurmaca yazın okumanın bir lidere ne gibi faydaları olabilir? Sizin lideriniz roman okuyor mu? Lideriniz roman okusaydı, hayatın(ız)da ne değişirdi?

Barack Obama, yoğun iş temposundan biraz olsun kaçabilmek için her yaz Martha’s Vineyard adasında tatil yapar. 2011 yılı Ağustos ayında yine Martha’s Vineyard’a giderken yanına aldığı altı kitaptan beşinin roman olduğu duyulmuştu. Bu kitap listesi Amerikan kamuoyunda uzunca süre tartışıldı. ABD Başkanı’nın edebiyat seçkisinin nasıl yorumlanması gerektiği üzerine nice makale kaleme alındı.

Obama’nın okuduğu kitaplar çevresinde dönen tartışmaları Türkiye’den bakan bir kişinin anlaması oldukça güç. Liderlerimiz roman okumaya vakit ayırıyorlar mı bilinmez ama okuyorlarsa da bu bilgi kamuoyunun hiç de ilgisini çekmiyor. Öğrencilere okullarda zorla roman okutulan bir ülkede nedense romanlar ne siyasetin ne de toplumun gündeminde yer bulabiliyor. Hele de söz konusu olan liderlik ve yönetişim sanatıysa...

Bu yıl 12. kez düzenlenen Bursa Kitap Fuarı’nda en çok ilgimi çeken etkinlik #ListelereDirenGençOkur başlıklı söyleşiydi. Günışığı Kitaplığı’nın düzenlediği etkinlikte konuşan yayınevi sahibi Mine Soysal gençlere okullarda kitap listeleri dayatılmasının yanlışlığını ifade etti. Gençlerin edebiyatla kendi arzu ettikleri şekilde özgür bir ilişki kurmalarının önemini vurguladı.

Eğitim, Türkiye’deki pekçok ebeveyn için matematik, fizik, kimya ve biyoloji gibi derslerden ibaret. Müfredatta edebiyata, hele hele hikaye ve roman okumaya vakit ayrılması zaman kaybından başka birşey değil! Kurmaca yazın ne çoktan seçmeli sınavlar için ne de geleceğin liderleri için bir ihtiyaç olarak görülüyor. Mine Soysal söyleşisinde “Biz görünmeyen işler yapıyoruz!” derken aslında bu gibi algılarla mücadele ediyor. Acaba roman liderlerimiz ve bizler için ne gibi görünmeyen işler yapıyor?

Obama’nın Martha’s Vineyard adasında romanlarıyla tatile çıktığı bir Ağustos ayında ben de Colorado eyaletinin 6658 nüfuslu Aspen kasabasında kitaplarımla başbaşaydım. Aspen Enstitüsü tarafından 1949 yılından bugüne aralıksız olarak sürdürülen liderlik semineri için farklı sektörlerden gelen 17 arkadaşımla Plato, Aristo, Hobbes, Locke, Rousseau, Kant, Konfüçyus ve İbn-i Haldun’u da içeren zengin bir okuma listesinin keyfini çıkarıyordum.

Seminer direktörü olan akademisyen arkadaşım “Okuma listesinin son 63 yıldır en çok tartışılan ama bir türlü vazgeçilemeyen kitabı Billy Budd romanıdır” demişti. Herman Melville’in en gizemli eserlerinden biri olan Billy Budd onyıllardır yüzlerce yönetici adayının tartışmalarına konu olmuştu. Aspen Enstitüsü için roman okumayan ve tartışmayan bir lider adayı düşünülemezdi.

“İnsan Hakları” adlı gemiden “Güçlü Savaşçı” adlı gemiye transfer olan kekeme denizci Billy Budd, Kaptan Vere için verilmesi zor kararları da beraberinde getirmişti. Saflığın, iyiliğin ve güzelliğin sembolü olan Billy Budd, ya İsyan Yasaları gereğince idam edilecek ya da vicdanların talebi doğrultusunda affedilecekti. Hukuka uygun olanın adil, mevzuta uygun olanın meşru olmadığı bir ummanda Kaptan Vere hangi rotada karar kılacaktı?

Roman okumayan liderlerimiz bu ve benzeri kurmaca öykülerin sonunu bilmiyor. Romanlarda anlatılanların gerçeklikle alakasının olmadığını bilmenin rahatlığıyla tam yol menzile koşuyor. Herşeyin ölçülüp biçildiği, hesabının kitabının yapıldığı bir ülkede “Biz görünmeyen işler yapıyoruz!” diyenlere de pek gereksinim olmuyor. Yine de sormadan edemeyeceğim: Lideriniz roman okusaydı, hayatın(ız)da ne değişirdi?

Ve dahası, sen bir İNSAN olursun oğlum


"Eğer, bütün etrafındakiler panik içine düştüğü ve bunun sebebini senden bildikleri zaman sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen;

Eğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenir ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen;

Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen, ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan, bütün bunlarla beraber ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen;

Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,

Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen,

Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen;

Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen, ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;

Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir ve yazı-tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen; ve kaybedip yeniden başlayabilir ve kaybın hakkında bir kerecik olsun bir şey söylemezsen;

Eğer kalp, sinir ve kasların eskidikten çok sonra bile işine yaramaya zorlayabilirsen ve kendinde 'dayan' diyen bir iradeden başka bir güç kalmadığı zaman dayanabilirsen;

Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen, ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen;

Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitmezse;

Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen;

Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı, altmış saniyede koşarak doldurabilirsen;

İnsanoğlu kişilik sahibi olabilmenin ve dolayısıyla mutlu olabilmenin yolunu malda mülkte, renkte, tadda kendi yöntemleri ile arayadursun, aslında nice eski söz, ö­ğüt, şiir bize bunu öyle güzel anlatıyor ki... Tıpkı Rudyard Kipling'in oğluna yazdığı bu harika öğütde olduğu gibi...

Yeryüzü ve üstündekiler senindir Ve dahası; sen bir İNSAN olursun oğlum..." - Rudyard Kipling

Geriye ise sadece hissedip yaşamak kalıyor. Ne dersiniz; herşeyin, mutlulu­ğun, huzurun, başarının, herşeyin temeli aslında İNSAN olmakla başlamıyor mu?

Hangi mevkiide oldu­ğunuzla, neye sahip olduğunuzla değildir adam olmak. Yüreğinde insanlığı ne kadar taşıdığın, yaşadığın ve yaşattığındır önemli olan...

İster altın kaplı sarayın içinde,  ister küçük bir köy evinde.

Sadece ama sadece İNSAN olabilmektir önemli olan!

4 Haziran 2014 Çarşamba

Büyük işler başarmak için sadece harekete geçmek yetmez!


Kristof Kolomb batıya doğru ilk yolulculuğuna 1492 yılında çıkar. Mürettabat oldukça tedirgindir. 

Bilinmeyen sulara açılmış, bilinmeyen bir hedefe yönelmişlerdir. Uçsuz bucaksız okyanıularda yolculuğun ne kadar süreceği de bilinmez. Kolomb mürettabatın tedirginliğini çok iyi anlar. Bu nedenle de onların endişelerini gidermek ve moralini yüksek tutmalarını sağlamak için sefer sürecinde 2 ayrı seyir defter tutar.

Yazdığı seyir defterlerinden biri aslında sahtedir. Bu sahte defterde, mesafeleri olduğundan daha kısa gösterir, hesaplamaları farklı yapar, böylece her denizcinin yaşayabileceği kaybolmuşluk korkusunun yaratacağı kaos vezorlu psikolojiyi önlemiş olur. Asıl seyir defterini ise gizli tutar, çünkü burada aslında yolculuğun ne kadar da uçsuz bucaksızlığa ve bilinmeze gittiği yazmaktadır. Sefer tamamlanıp da karaya geri döndüklerinde, Kolomb ilginç bir şey fark eder; sahte seyir defterine kaydettiği hesaplar gerçek seyir defterindeki hesaplara göre çok daha doğrudur.

“Büyük işler başarmak için sadece harekete geçmek yetmez. Ne yapmak istediğinizin rüyasını da görmeniz gerekir; sadece rüyasını görmek yetmez, rüyanın gerçekleşeceğine de inanmak gerekir” diyor 1921 Nobel Edebiyat Ödülü Sahibi, Fransız Yazar; Anatole France.

Şartlar ve imkanlar ne kadar dar ve sıkıntılı gözükse de hayallerinizi hiç bir zaman köreltmeyin, tam tersi onları besleyin, onları sevin ve benimseyin ki onlar da size belki de fark edemediğiniz, hep aradığınız ama bir türlü bulamadığınız yolları, çözümleri göstersin.

Haydi, durmayın hemen bir defter alın kendinize, bu sizin seyir defteriniz olsun tıpkı Kolomb'un yaptığı gibi. Bırakın ulaşılmazları, olmazları, bilinmezleri bir kenara. Siz o defterinizde keşfetmek istediğiniz bütün kıyıları keşfedin, hayallerinize hayat verin. Seyir defterinizin satırlarında başlayacak yolculuklarınızı, hayatınızın sayfalarına geçirin.

3 Haziran 2014 Salı

“Önce İNSANI düzelttim, DÜNYA’da kendiliğinden düzeldi!”


Adam, Pazar sabahı kalktığında bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini alır ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşünür. Tam bunları düşünürken oğlu koşarak yanına gelir ve sinemaya ne zaman gideceklerini sorar. 

Baba oğluna aslında daha önceden bu hafta sonu sinemaya götüreceğine söz vermiştir ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurmaya karar verir. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişir. Önce dünya haritasını küçük küçük parçalara ayırır ve oğluna “eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni sinemaya götüreceğim” der sonra da içinden "böylece zaman kazandım, çok iyi  bir coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez ne olsa” der...  

Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak gelir ve “Baba, haritayı düzelttim! Haydi artık sinemaya gidebiliriz” diyerek özenle yapıştırmış olduğu gazeteyi tek parça halinde babasına uzatır. Baba, gözlerine inanamaz, gazeteyi dikkatlice inceler. Gerçekten de hiç bir hata olmadan sadece 10 dakika önce paramparça ettiği dünya şimdi yine eksiksiz karşısındadır.  Hayretler içinde oğluna nasıl yaptığını sorar;  

Oğlu; “Bana verdiğin haritanın arkasında bir İNSAN vardı... Önce İNSANI düzelttim, DÜNYA’da böylece kendiliğinden düzeldi!

Bu küçük çocuğun verdiği mesajın daha ötesinde söylenecek bir şey kalmıyor geriye değil mi? Tıpkı Zülfü Livaneli’nin “Ada” parçasında dediği gibi;

“Dünyayı güzellik kurtaracak Bir insanı sevmekle başlayacak her şey…”

2 Haziran 2014 Pazartesi

Hayatı kaybetmenin kıyısına yaklaşanlar, onu daha iyi tanırlar…

Dostoyevski' nin hayatını değiştiren olay neydi biliyor musunuz ? Kendi idam sahnesi! “Dostoyevski , Çar'ın baskı döneminde, arkadaşlarıyla bir sohbet grubu kurar. Yakalanır. 28 yaşında idam isteğiyle yargılanır. Mahkemenin sonucunu beklediği gece hücresinden alınır ve ölüm kararı yüzüne karşı okunur. 

Papaz günah çıkartır ve gözleri kapalı olarak bir direğe bağlanıp, müfreze karşısına geçirilir. O bitmez bilmeyen zaman içinde "Ateş" emrini beklerken,  gerçek karar bildirilir kendisine; Aslında mahkeme 8 yıl hapis vermiş, Çar bunu 4 yıla indirmiştir ama ona ders olsun diye böyle bir gösteri planlanmıştır. İşte böylece "ölüm"le tanışır Dostoyevski  kendi idam sahenesinde ama bu sefil oyunda beraberinde keşfettiği başka ve çok daha önemli bir şey vardır; O da "yaşam"ın kendisidir…”

Yazarın yaşamını anlatan Stefan Zweig'a göre 4 yıl sonra yaralı parmaklarından zincirleri çikardıkları zaman sağlığı bozulmuş, şöhreti uçup gitmişti, ama kırık dökük bedeninden her zamankinden daha parlak fışkıran tek bir şey vardır; “Yaşama sevinci...”

Tüm sıkıntıları, acıları, üzüntüleri, hasretleri, kayıplarına rağmen her sabah bizi yeni güne uyandıran şey de “Yaşam Sevinci” değil mi zaten? Onu her an hissetmesek de o, ruhumuzun içinde ve bizi hayata bağlayandır. Ve zamanı gelip de karanlık bastığında etrafımızı ve onun aydınlatan ışığını daha çok fark eder ve o ışığı daha çok takip ederiz. Halbuki, o ışık zaten her an zaten bizimledir.

Bakın Nietzsche bunu bize ne de güzel anlatmış; "Hayatı kaybetmenin kıyısına yaklaşanlar, onu daha iyi tanırlar…”

1 Haziran 2014 Pazar

“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir!” Heraklitos


Tarihin en kapsamlı fizik deneyinin yapıldığı Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi CERN'deki bilim adamları yaptıkları deney ve geldikleri son noktada  "nötrino" olarak isimlendirilen birtakım subatomik partiküllerin ışıktan daha hızlı hareket ettiğini fark etmeleri ile Einstein'ın teorisi olan “hiçbir şey ışıktan hızlı değildir” kuralı da muhtemelen eğer Amerika ve Japonya'daki deneylerde de aynı sonuçlara varılırsa insan tarihinin bir hatırası olarak tozlu raflara kalkacak. Eğer “Einstein bugün yaşasaydı herhalde buna çok üzülürdü” diye düşünüyorsanız bence yanılıyorsunuz! Neden mi; gelin Einstein ölümünden kısa bir süre önce kendisiyle yapılmış bir röportajını dinleyelim. Ne kadar açık sözlü, geniş yürekli ve değişimin yolcusu olduğunuz muhtemelen siz de fark edeceksiniz…

- Dünya neden kaoslar silsilesi yaşıyor? 
Dünya kaosları kötü kişiler ve kararlardan dolayı değil olanları durup seyreden ve onlara ses çıkarmayanlar yüzünden yaşıyor.

- Dünya nereye gidiyor? 
3. Dünya Savaşı doğal kaynak eksikliğinden çıkacaktır. O savaşta hangi silahların kullanılacağını bilmiyorum ama 4. Dünya  Savaşı'nda taş  ve sopalar olacağını biliyorum.

- Siz atomu keşfettiniz, Hiroşima ve Nagazaki'nin tepesinde atom bombası patlattılar. Ne düşünüyorsunuz?
Her savaş  insanlığın ilerlemesini engelleyen kötülük zincirine bir halka ekler. Ben atomu insanlığın yararı için keşfettim. Ama insanlar atomla birbirlerini öldürüyorlar. Böyle olacağını bilseydim, bir ayakkabı tamircisi olurdum.

- Başarının formülü nedir? 
A=X+Y+Z (A: Başarı, X: Çalışmak, Y: Çalıştığı konuyu oyun gibi görmek, Z: Konuşmak yerine üretmek.

- Bilimin en son ulaşabileceği nokta ne olmalı?
Dünyada tek bir çocuk dahi mutsuz olduğu sürece, büyük icatlar ve ilerlemeler yoktur.

- Ne zaman dünyanın sırrına ereceğiz? 
Bir kum tanesinin sırrını çözmeyi başarsaydık, bütün dünyanın sırrını öğrenmiş olurduk.

- Bir ülkenin geleceği neye bağlıdır?
O ülke  insanlarının göreceği eğitime bağlıdır. Eğitimse  insanın okulda öğrendiği her şeyi unuttuğunda arta kalandır.

- Dünya aptallarla dolu diyorsunuz. Aptalın tanımı nedir? 
Aynı şeyi defalarca  yapıp farklı bir sonuç almayı uman kişi. Aptallarla dolu bir dünya çekilmezdir; çünkü dâhiliğin mutlak bir sınırı vardır, aptallığın asla .

- Sizin zarif bir insan olmadığınızdan bahsediyorlar...
Yüksek ruhlar, her zaman sıradan akılların şiddetli muhalefetleriyle karşılaşırlar. Eğer bilimadamı olarak gerçeği açıklamak istiyorsan, zarafeti terziye bırakmalısın. Diğer yandan şunu da söylemeliyim ki bu dünyada beni birkaç kişi anladı, onlar da yanlış  anladı.

- Tüm dünyaya tek bir mesaj vermek isteseniz o mesaj ne olurdu?
Yeryüzünde ki şartların düzelmesi, sadece bilimsel buluşlara değil çok ahlaklı bir yaş ama düzeninin gerçekleşmesine bağlıdır.

“Bilimsel gerçekler bulunduğu döneme ait değişkenlerdir” diyen Eistein işte röportajında bunları söylüyor. “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” diyen Heraklitos’a hak veren, kendi döneminin belki de tek bilim insanıdır Eistein. Eh değişime inanmayanlar zamanında Einstein için boşuna “çılgın, garip, dengesiz” dememiş değil mi? Eğer değişime inanmak  “çılgın, garip, dengesiz” olmaksa... Varsın olsun!

Önerilen Popüler Yazılar